Cuma, 20 Nisan 2018

Postmodernizm, kavramı ve bu eksende yürütülen tartışmalar, genel olarak, teori alanında modernist sanat biçimleri ve uygulamalarından koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimarlık, felsefe, edebiyat, güzel sanatlar vb. alanlarda yeni kültür biçimlerin işaretleri olarak başlamıştır.

II. Dünya savaşının ardından ortaya çıkan iki durum vardı:

1- insanın içindeki kötücül potansiyel ve bu kötülüğün, kilisenin ona öğretmeye çalıştığı gibi yalnızca iyiliğin yokluğu olmayacağı.

2- ikinci nokta ise, köktenci düşünce kalıplarının açmazıydı. Çünkü kökencilik Auschwitz' de (Nazilerin Yahudi toplama kampı) kanıtlandığı üzere, aynı soydan ve kökenden gelmeyenlerin yadsınarak yok edilmesini içeriyordu.

Gelecek artık geçmişteki kökenlere göre düzenlenemez oluyordu. Auschwitz'le birlikte sürekli yeniden gündeme gelen acının anlamı sorusu (yani eğer tanrı varsa, bunca acıya nasıl izin verir?) yeni bir doğrultuda ele alınmaya başlanıyordu Nag Hammadi Metinleriyle (1945-46 yıllarında Mısır çölünde bulunan, o güne değin bilinen gnostik metinlerin en önemlisidir); batı tarihi ve düşüncesi bu metinlerin ışığında yeniden değerlendiriliyordu. Bu metinlerde dile getirilen düşüncenin çarpıcılığı insanı ve dünyayı yeni bir ilişki içinde tanımlamasından kaynaklanıyordu. İnsan, bu dünyada yaşamasına karşın, bu dünyalı değil, tersine; bu dünyaya yabancıydı gnostiklere göre. Çünkü 'olası dünyaların en iyisinde' kötülüğün kökeni sorusuna yanıt bulamayan gnostikler, yalnızca tek bir evren, tek bir evrenbilim, tek bir yaradılış ve tek bir tanrıdan yola çıkan dinlere karşı gelerek, varoluş nedeninin birbirinden farklı iki güç olması gerektiğini düşünüyorlardı. Nasıl hastalık, yalnızca sağlığın yokluğu değil de kendi başına apayrı bir gerçeklikse; kötülüğü de iyiliğin öteki yüzü olarak değil, iyilikten bağımsız bir gerçeklik olarak düşünüyorlardı.

Kötülüğün tanrısıyla iyiliğin tanrısının aynı yaradan olamayacağı sonucunu çıkarıyorlardı. Böylece; aydınlığın gücüyle, karanlığın gücünün birbirinden bağımsız iki farklı güç olması gerektiği sonucuna varıyorlardı. Heidegger'den iki bin yıl önce onunla aynı kavramları kullanan "antik çağın bu varoluş felsefecileri" insanın yabancısı olduğu bir "varoluşun içine fırlatıldığını" ve bu varoluşta mutsuz olduğunu söylüyorlardı. İnsanın içine fırlatıldığı bu dünyayla bir ilgisi olmadığı gibi, ışıktan düşerek gelmişti yabancısı olduğu bu varoluşa; onun ışıktan olan özü ,varolmayı, kabullenmek zorunda kaldığı bir yük olarak algılıyor ,bedenin içinde tutuklu olan özünü bir acı çekme kaynağı olarak görüyordu. Bu dünyada karanlık gücün tutuklusu olmuştu insanın ruhu; özlemi,yabancısı olduğu bu dünyadan ve onu bu dünyaya tutuklu kılan kötülükten kurtularak ışıktan olan özüne, kendi benliğine geri dönmekti.

Gerek Hellenizmin, gerekse hırıstiyanlığın evrenbilimine karşı çıkılıyordu iki bin yıl önce; bedeni ve maddeyi yaratan tanrıyla ruhu ve ışığı yaratan tanrı kesin bir ikilikle birbirinden ayrılıyordu.

Böylece gnostikler dünyanın sonunu beklemeye başladılar. Oysa ortaçağın ardından, geç ortaçağ gnostikleri bu dünyaya artık değişiklik istemiyle ayak basıyor, kötülüğü bu dünyadan kaldırmak istiyor ve bunun uğruna savaşıyorlardı.

Kilise baskıyla bu işi halledemeyeceğini anlayınca akıl yoluna başvurdu; Leibniz 'Tanrı kötü değildir. Ama tanrı dünyaya yabancı bir tanrı olmadığı için yalnızca iyi niyetli de değil, tersine akkıl ve gerçekçi bir tanrıdır. Sonlu bir dünyada her şey sonlu olduğu için, kusursuz olamaz ve olmamalıdır. Tanrının amacı, dünyaların en iyisi değil, olası dünyaların en iyisini yaratmaktadır. Bu yüzden tanrı iyiliğin arasına kötülükte serpiştirivermiştir. Dolayısıyla tanrı, yalnızca olası dünyaların en iyisinin en iyi tanrısıdır.

Kusursuz görünmesine karşın, Leibniz felsefesinde açıklığa kavuşmamış çok önemli bir nokta vardı: eğer tanrı iyi değil de, ancak olası dünyaların en iyisini yaratabilecek bir güce sahiptiyse, neden dünyayı yaratmakatan vazgeçmemişti ? neden dünyayı yaratmakta ısrar etmişti ? Bu sorunun Kant ve Fichte' den gelen köktenci yanıtı, dünyayı yaratanın tanrı değil, insanın ta kendisi olduğuydu.

Cennetten kovulduğu andan itibaren dünyanın sorumlusu insanın kendisiydi. Yaradan artık tanrı değil, insandı ve kendini yaratan bu insan kesin bilimlerin deney ve kullanım dünyasını (Kant) tarihi de ( Fichte, Hegel) kendisi yaratmıştı.

Tarih insanın cennetten kovulduğu an başlıyordu. Cennetten kovulmayla insan, kendi yaratısı olmayan bir sonsuzluktan kendi yaratısı olan bir sorumluluğa geçiyordu. Daniel bell' in eskilerin sonuncusu, yenilerin ilki dediği Hegel' le birlikte gelen tarih felsefesi, büyük bir denge değişikliğine yol açıyordu. Hegel' le birlikte, o güne değin tanrıya özgü olan öngörü, mutlak bellek, tanrıdan alınarak tarihe veriliyordu. Zamansızlıktan zaman, cennetten dünyaya geçildikten sonra artık her şey insanın ve tarihin elindeydi. Tarih felsefesi kavramı bile anlayamayacağı bir şeydi eskilerin, zamansızlığın uzamıydı çünkü eskiden felsefe, oysa şimdi, insan aklının geliştiği yer, zamana ve tarihe dönüşüyor; anlam, artık zamansızlıkta değil, sonlulukta ve tarihte aranıyordu. Kötülüğün kökeni artık belli ki tanrının eksikliğinde ya da kötülüğünde değil, tarihin ve insanın kötülüğünde aranmalıydı. Metafizik yerine insanbilim, mutlak yerine tarih felsefesi.

Heine 1895 yılında ' Almanya'da dinin ve felsefenin tarihi' adlı kitabını 'çanların çaldığını duyuyor musunuz ? Diz çökün ! Ölen bir tanrıya ekmekle şarap getirin' cümlesiyle bitiriyordu. Yeniçağda insanlar tanrıyı öldürmüşlerdi. Acıların ve kötülüklerin kol gezdiği bu dünyada tanrı ancak ölümüyle ve yokluğuyla savunulabilirdi. Tanrıdan kalan boşluğu ise insanın kendisi doldurmak zorunda kalıyordu. 

You have no rights to post comments